ABDURRAHMAN ÖRNEK ornekabdurrahman@gmail.com

EFENDİ İKEN PARYALAŞAN DEVLET ENDÜLÜS (1)

28 Aralık 2017 Perşembe 08:26

“Yeryüzünün cenneti iken köleleştik, ne fidye ile geri alınabilecek esirler, ne de şehadet getirebilen Müslümanlarız artık. Elimizdeki tüm kitapları yaktılar ve onları çöplüğe attılar”(Gırnata Müslümanlarının Osmanlıya yazdıkları mektup) Müslümanların tarihine baktığımızda gerek Müslüman ahalinin gerekse gayr-i müslim ve diğer milletlerin adalet, hoşgörü, kültür ve medeniyet açısından en rahat ve huzurlu zamanları geçirdiklerini görüyoruz .Bunun en güzel örneklerinden birisi de bize ait olmayan bir coğrafyada, din ve yaşam açısından farklı olan ve birçok Hıristiyan krallığın hüküm sürdüğü Avrupa kıtasında sonradan oluşan Endülüs devleti. Endülüs Bağdat, Basra ve Şam gibi o günün kültür ve medeniyet havzası şehirlerinden sonra, Müslümanların siyaseten, medeniyet ve kültür açısından zirve yaptıkları bir dönemdir. Bu şehirlere ek olarak Kurtub’a, Gırnata gibi şehirler o günün vahşi ve yobaz Avrupa’sın da entelektüel kültürün ve medeniyetin zirve şehirleriydi. Bugünün modern Avrupa’sının oluşmasında Endülüs önemli bir rol oynamıştır.

    Endülüs birçok ilim sahibi ve erbabının kendini yetiştirdiği ve kendilerini buldukları yer olmuştur. Bu ilim erbabından birkaç tanesi; İbn-i Tufeyl, İbn-i Rüşd, İbn-i Hazm, İbn-i Hayyan, İbn-i Haddad, İbn-i Meserre, İbnü’l Hatib, İbn-i Arabi ve daha birçok ilim sahibi kişilerin yetişerek hem o gün için hem de günümüze sundukları, katkılar ve eserleri günümüz baş ucu kitapları olarak yerlerini korumaktadır.

    O tarihlerde yönetim, medeniyet, kültür ve sanat açısından zirvede olan Endülüs’te, birçok gayr-i müslim ilim insanı İslamlaşmadan Araplaşmış, Endülüs’teki ilmi zirveden faydalanmak için, öncelikle Arapça öğrenerek araştırmalar yapmış şiir ve ilmi kitaplar yazmışlardır. Endülüs Emevileri dili çok etkin kullanmışlardır. İbn-i Haldun”Endülüslüler’in eğitimin daha ilk merhalesinde, okuma yazma ve dil eğitimine ağırlık verdiklerini” söyler. Hatta çocuklarına Kur’an öğretmeden önce Arapça’yı öğretmişlerdir. İbn-i Arabi Kur’an ın doğru anlaşılması için öncelikle iyi bir Arapça dilinin olması gerektiğini söylemiştir. Hıristiyan ve Yahudilerde öncelikle Arapçayı öğrenmişler çocuklarına Arap isimler vermişlerdir.

    Endülüs’te saygınlık ne para ne de makamla ilgiliydi. Saygınlık tamamen ilimle ve ders alınan hocaların kalitesi ile alakalıydı. İlim seçkinlere prestij sağlamaktaydı. Eğitim her şeyden önce öğrenci ile hoca arasında saygı, bağlılık ve sadakat bağlarının kurulduğu bir sosyalleşme vasıtasıydı. Günümüz ilim adamları ahlaki kişiliklerini İslami değerlerle özdeşleştirirlerse, saygın bir misyonu üstlenmiş olurlar.Yine bugün ki eğitim anlayışında öğretmen öğrenci arasında da saygı, bağlılık ve sadakat yeniden sağlanabilir.

    Okuma, yazma ve kültürlü olma oranı açısından orta çağda Müslümanlar, en yüksek kesimi teşkil etmekteydiler. R.Dozy şöyle der;“Halife II. Hakem döneminde mektepler, hem sayıca çok hem de verilen eğitimin kalitesi açısından oldukça iyiydiler. Endülüs’te aşağı yukarı herkes okuma yazma biliyordu. Hıristiyan Avrupa da ise sadece din adamları okuma yazma biliyordu”. Endülüs’ün idare olarak gücün zirvesine gelmesi edebiyat ve kültür açısından da tarihte görülmemiş bir zirve olmuştur.

     Endülüs’ün Bilge halifesi ya da Farabi’nin “hükümdar” dediği II. Hakem Kurtuba Saray kütüphanesinde o günün şartlarında 400000 ciltlik ender kütüphanelerden birini kurmuştur. Toplanan el yazması kitapların sayısı 400 000 cildi aşmıştı. Yine İbn-i Abbas Meriye’de 400 000 ciltlik bir kütüphane kurmuştur. Bu yüzden Endülüs medeniyeti için” kitap medeniyeti “demek herhalde en iyi tabir olsa gerek. Endülüs halkının iki bariz özelliği kitap sevgisi ve güzel yazı yazmadır. Henri Peres“İlimle iştigal eden bir Endülüslü için kitap mücevherden daha çok korumaya layık bir nesne idi”.Ebu İsa Lebbun’un nazarında” kitaplar, uğrunda dünyadan el etek çekilecek ve bütün ömrü kendisiyle birlikte geçirecek önemli ve değerli bir dosttur ”der.  Endülüs’te kitabı sevmek veya ona değer vermek, sırf alimlere has bir keyfiyet değildi. Genelde toplumun tüm kesimlerinde kitabın büyük bir yeri ve önemi vardı. Hatta eşraftan bazı kimselerin, kendilerine “kaba ve kültürsüz” denilmesin diye kullanmasalar bile evlerinin bir köşesinde bir kitaplık kurmaları adet haline gelmişti.” Endülüs’ün en parlak dönemi II.Hakem’le birlikte ilimde, kültürde ve medeniyet alanında olmuştur. Bir kitap hazinesi olan Endülüs’te; maalesef bu kitaplar iç karışıklıklarda, Hıristiyanların işgalinde, papazların hışmına uğrayarak acımasızca yakıldı. Bir kısmı ise Kuzey Afrika’ya götürüldü.

     İlim ve düşünce de Endülüs o dönemde zirve yapmıştı. Kıraat, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam v.s. Tasavvuf İbn-i Arabiy’le zirve yapmıştı. İbn-i Hazm tarih ilmiyle ilgili “ferdin eğitiminde tarihin gerekliliğine işaret ederek hiçbir milletin bu ilimden müstağni kalmadığını söylemiştir.” Felsefe ve mantık’ta İbn-i Messer’e Kur’an’la felsefenin birbiriyle uyumlu olduğunu söylemiştir. Yeni düşünce akımları oluşmaya başlamıştır. Bunlardan İhvan-ı Safa risaleleri ile Endülüs’te Yeni Eflatunculuk yayılmaya başlamıştır. İbn-i Tufeyl insanın varlıkların gerçek bilgisine ruh ve nefis temizliğiyle, hakikate ise tabiatı seyretmekle ulaşabileceğini söylemiş, akıl ve vahyin ise her zaman aynı gaye içinde olduğunu dile getirmiştir. Yine felsefe İbn-i Rüşd ile zirve yapmıştır. Aydınlanma cı Avrupa; Yunan felsefesini, Aristo’yu ilk defa duyma imkanını İslam felsefecilerinden özelliklede İbn-i Rüşd’ den öğrenmişlerdir. Müslüman filozoflar ın o günün skolastik anlayışına” kilise baskısına” karşın din ile aklı uzlaştırma yönündeki fikirleri büyük yankı uyandırmıştır. İbn-i Rüşd “Averroisme” 16. Yüzyılın sonuna kadar Avrupa’da etkili bir düşünce olarak kaldı. Astroloji, astronomi, Matematik, tıp, Eczacılık, Botanik ve ziraat Müslümanların yükseliş zirvesidir. Bu yeni bilimsel çalışmaları fırsat bilen Avrupa, Müslümanların nasıl böyle bir yüksek ilim ve medeniyeti gerçekleştirdikleri üzerine kafa yormaya başladılar. İşe de ilk olarak İslam eserlerini Arapçadan tercüme ederek başladılar. Yani bizim bıraktığımız yerden onlar başladılar ve bugüne geldiler. Bugün Avrupa farklı inançtan ve kültürden olanların bir arada nasıl yaşadığını yaşatılabileceğini de Endülüslü Müslümanlardan öğrenmişlerdir.

     Şairin dediği gibi “bir şey kemale erdiğinde eksilmeye başlar.” İslam tarihine baktığımızda çok nadir birkaç devletin dışında, dış saldırılarla yıkılan bir Müslüman devlete rastlayamazsınız. Tam tersi bugüne kadar kurulup yıkılan İslam devletleri, genelde içerden isyanlarla ve fitnelerle yıkılmıştır. Müslümanlar birçok alanda başardıkları şeyleri, birlik ve beraberlik konusunda bir türlü başaramadılar. Bugün hala bunun sancısını çekiyoruz. Ümmet bilinci millet ve din bilinci ilk oluşumlarda mükemmel iken, daha sonradan bir şekilde zulme dönüştürülüyor.  Peki ne oldu da Endülüs dağıldı, çöktü ve yıkıldı. Kültür ve medeniyette yaklaşık 250 yıl zirve bir ilim ve medeniyet devleti olarak yaşayan Endülüs kabile, asabiyet ve feodal anlayıştan bir türlü kurtulamamış ve 20 yıl gibi kısa bir sürede çökmüştür. Endülüs birkaç milletten Araplar (Suriyeli ve Yemenliler), berberiler, yerliler ve farklı kabilelerden oluşan bir devletti. Öyle bir hale gelindi ki Endülüs’te neredeyse onlarca devletçik oluştu. Her biri bir kaleyi devletçik haline getirerek devletin yıkılmasını hızlandırmış oldular. Hatta ilk zamanlar da Hıristiyanlığın erimesine dayanamayan Hıristiyan rahiplerin kurduğu “Hıristiyan fedaileri hareketinin” verdiği zarar, Endülüs’teki valilerin isyanları ile verdikleri zararın yanında çok küçük kalırdı. Bu çok başlı yönetimi fırsata çeviren Hıristiyan krallıklar, kendilerini iyice güçlendirerek, Endülüs’teki çok başlı yönetimi sürekli birbirine karşı kışkırtmış ve birbirlerine kırdırmışlardır.

    Endülüs Emevi devleti Hıristiyanlara karşı kazandıkları zaferi, kendi içinde sağlayamamıştır. Endülüs’te birlikteliğin sağlanamamasının nedeni homojen bir yapıdan ziyade, heterojen bir millet yapısına sahip olunmasından kaynaklıydı. Başlangıçta kültürel olarak yoksun olan Berberiler, Yemenliler kısmen Suriyeliler ve daha birçok düşük profilli halkın, kendilerini birdenbire bu coğrafyanın sahibi görmelerindendir. Ayrıca bu kabilesel milletlerin kendilerini seçilmiş görmeleri, kendi içlerinde ki kabilesel devlet anlayışından kutulamamaları bu anlayışla devlet yönetmeye kalkmaları, etraftaki Hıristiyan krallıkları iştahlandırmıştır. Bu krallıklar Endülüs devletine vergi verirken, Endülüs’te ki emirlerin birbirleriyle olan çekişmelerini fırsat bilerek, emirlikleri haraca bağlamışlardır. Yani Müslüman emirlikleri bugün de olduğu gibi, diğer bir Müslüman devlete karşı Hıristiyan güçleri yanına alarak, yok etmeye çalışmışlardır. Endülüs’te ki yıkımın başında her ne kadar iç çekişmeler görülse de diğer önemli bir etkende, zevk ve sefanın da aşırı boyutta yaşanmasıdır.   

     Sonuç olarak Endülüs tarihi göz kamaştırıcı bir yükselişle ıstıraplarla dolu bir yıkılışın, gıpta ettiren erdemlerle hayıflandıran yozlaştırmaların, medeniyet inşa eden yenilikçi bir zihniyetle kültürü kısırlaştıran tutucu tavrın, farklı dinler arasında müsamahaya dayalı karşılıklı ilişkilerle birbirini tasfiyeye yönelik çatışmaların iç içe olduğu zengin, etkileyici ve düşündürücü derin bir hafızaya sahiptir.(Mehmet Özdemir Endülüs) Bir yönetim ilim adamlarıyla ne kadar işbirliği içerisindeyse, bir o kadar ilim adamlarına değer verirse o yönetim en güçlü yönetim olur. Ne kadarda ilim ve bilim erbabından uzaklaşırsa o kadar zayıf olur, çöker ve bir daha kendisini toparlayamaz. Endülüs bunu yaşadı. Bu topraklarda bilim, kültür ve sanatta ileri de olduğumuz zamanlarda, hiçbir güç bize karşı zafer elde edememiş ve hiçbir toprak kaybımız olmamıştır. Ne zaman ki bilimden ve kitaplar dan uzaklaştık ve bu hasletleri batıya teslim ettik işte o günden beri kaybediyoruz. Şunları yeniden yaşamamamız için Gırnata Müslümanları, Kurtuba medeniyeti kadar acı yaşamak istemiyorsak, kadınlarımıza, kızlarımıza saldırılar yapılmasını istemiyorsak, geçmişe ağlamadan ziyade geleceğimize ağlamak istemiyorsak yani yeni Endülüsler, yeni Bosna’lar, yeni Irak’lar, Suriye’ler, Filistinler, Kudüsler yaşamak istemiyorsak bize düşen nedir o zaman? Bu derin hafızayı yeniden gün yüzüne çıkarmamız. Eğer batıya ve dünyaya büyüklüğümüzü erdemi, adaleti, insanca yaşamayı ve dünyanın beşten büyük olduğunu göstermek istiyorsak bu derin hafızaya yönelmeliyiz. Bizim farkında olmadığımız ama bu geçmiş ve derin hafızanın farkında olan bir batı var. Onların korkusu her daim canlı biz ise onların bizimle ilgili olan bilinçaltlarındaki korkunun ve büyüklüğümüzün farkında olmayışımız. Bizim yeniden aklımızı başımıza alarak Allah’ın kelamını ve insanlığın selametini kemale erdirmek için çalışmalıyız.

Kaynak: Mehmet ÖZDEMİR(ENDÜLÜS)

YORUMUNUZU YAZIN ...
Farklı olanı seçin:
# # # # # #