MEHMET NURİ YILDIRAR mnyildirar63@gmail.com

ÖZGÜR DÜŞÜNMEYORUM

08 Kasım 2019 Cuma 07:46

Yurt dışında misafir olduğum bir akraba evinde tanık olduğum, henüz 7-8 yaşlarında bir çocukla babası arasında geçen diyalogu aktarmakla söze başlayayım. Adettendir eve gelen misafire hoş geldin denilir, büyükse eli öpülür, hayır duası alınır. Biz içeri geçip oturunca çocuk pek oralı olmadı. Babası bir şeyler yapması gerektiği konusunda çocuğu uyardı. Çocuk yine oralı olmayınca baba biraz kızdı, sesini yükseltti. Çocuk bu kez yüzünü bize döndü, ellerini arkasında bağlayarak ciddi bir ses tonuyla Almanca bir şeyler söyledi. Çocuğun “Bırak da  nasıl davranacağıma ben karar vereyim. Beni zorlama!”  dediğini öğrendim. Küçük yaşlardan itibaren dayatılana karşı çıkmak,  kendisi olmak böyle bir şey herhalde. 

Çocukluğumuzdan itibaren çevremizde olan bitene karşı baskılandığımız ve hiçbir şeye karışmamamız gerektiğine dair çok söylendiği için kulaklarımıza pelesenk olmuş “etliye sütlüye karışmamak” sözünün kişilik gelişimimizin  önündeki önemli engellerden biri olduğunu ifade edelim. Özgür düşünemiyoruz. Düşüncelerimiz hep bir başkasının onayına muhtaç bu yüzden!.. Hayata pasif bakışımızın, gerçek duygu ve düşüncelerimiz yerine hoş görülen, onaylanan görüşleri -gerçek kişiliğimizi gizleyerek- sahiplenmemizin, seslendirmemizin  temeli bu olsa gerek.

Eylem ve söylemlerimizin çoğu “olması gerektiği gibi” gerçek değildir. Düşündüklerimiz, hissettiklerimiz farklı; söylediklerimiz farklıdır. “Her şey her yerde” söylenmez. Varsa eksik “örtbas” edilir, düşman sevindirilmez. “Kol kırılır yen içinde” kalır. Ağzı burnu kırılsa da “kızılcık şerbeti içilmiş” olur. Hayatımızda hep bir öteki vardır ve onun gerçeği  bilmesi istenmez. İlginçtir “gerçeği gizleme gibi” yalan söylemeyi meşru kılma çabasını anlamak ne kadar mümkündür, düşünmek lazım. Sanırım bilinçaltındaki “düalizm”in kaynağını burada, patolojik yetişme tarzımızda aramak gerekir.

Toplumsal yapılanmamız yukarıdan aşağıya bir dizayn içerir. İlişkiler bir vesayet zincirinin halkaları gibi iç içe ve girifttir. Alttaki halka, varlığını üstteki halkanın varlığına borçludur. O halde alttaki halkanın en önemli görevi üstteki halkanın sağlamlığını pekiştirmektir. Çünkü bilir ki üstteki halka koparsa yer çekimine karşı koyamayacaktır. Rejimimizde meşrutiyetten itibaren değişiklikler olmasına, cumhuriyetin ilanıyla tamamen değişmesine rağmen yöneten-yönetilen ilişkisi değişmemiş, varlığını pekiştirerek devam ettirmiştir. “Devletlu” olmak bir ayrıcalık olarak görülmüş ve zaten yetişme tarzımızdan dolayı alışık olduğumuz suskun “teba” vasfımız pekişmiştir.

Devlet yapılanmasında olduğu gibi sivil toplum örgütlerinde de durum pek farklı değildir. Çünkü sivil toplum da gücünü siyasi vesayetten almaktadır.  Bilir ki iktidara yakın olmak güçlü olmaktır. O halde ideolojik yakınlığa sahip olunan iktidarla ters düşmek pek akıl karı bir iş değildir. Evet bu tür bir yakınlığın ayarı biraz düşüktür ancak geçimi iyidir.

İlke, ahlak,  etik, inançlar belli süzgeçlerden geçtikten; belli kalıplara sokulduktan sonra kullanıma sunulur. Teba olarak görevimiz bize sunulduğu şekliyle bunlara sahip çıkmak ve yaygınlaşmasını sağlamaktır; lidere bağlı kalmak ve söylenene itaat etmek de bizi zincirin diğer halkalarıyla bir arada tutacaktır. Genel kabule itiraz etmek, onu sorgulamak hadsizlik, dik başlılıktır.

Hülasa “Bazen iki kere iki beş eder. Hatta bazen üç eder. Bazen aynı anda hem beş hem üç ettiği de olur. “[1] Bunu onaylamak bizi sürünün bir parçası yapar. Ancak kendisi olmak, özgür olmak “her şart altında iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir.”[2]

 

[1] 1984, George Orwell

[2] 1984, George Orwell

YORUMUNUZU YAZIN ...