M.VEYSİ TUNÇ veysi_tunc@hotmail.com

SİNSİ BİR HARAM: GIYBET

20 Mart 2017 Pazartesi 07:07

Masum haram yoktur. Zararsız ziyansız günah da yoktur. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır. Koskoca çam ağacının özellikleri çam tohumunda saklı değil midir?

Gıybet de böyledir; yakıcı ve yıpratıcı bir haram… Faiz, zina, kumar oynamak, içki içmek, adam öldürme gibi… Bu yasakların farkında olduğumuz ve bunları yapmamaya çalıştığımız halde gıybete (dedikodu), iftiraya nasıl bu kadar iştahlı olabiliriz?

Bireysel ve toplumsal kabul gören bu toplu imha silahının ne olduğunu bilmiyor muyuz?  

Önder Hz Peygamber: “Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?” diye sordu. Sahabeler: “Allah ve Resulü daha iyi bilir!” dediler.

Bunun üzerine âlemlere rahmet Hz Peygamber, birinizin kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır, açıklamasını yaptı. Orada bulunanlardan biri: “Ya benim söylediğim onda varsa bu da mı gıybettir?” dedi.

Hz Peygamber: “Eğer söylediğin (hoşlanmayacağı şey) onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de iftirada bulundun.” diyerek gıybet ve iftiranın ne olduğunun az ve öz bir şekilde tarifini yapmıştır.

Bu temelde düşünecek olursak gıybeti değerlendirme, müzakere, raporlama olarak ifade etmekle vebalden kurtulabilir miyiz?

Kişinin durumunu değerlendirirken ya da kötü yönlerini anlatırken amaç çare mi aramaktır? Yoksa söylediklerimiz kin, haset veya intikam arzusundan mı kaynaklanıyor?

Bir başkasının aleyhinde konuşurken ne niyetle konuştuğumuzu en iyi biz biliriz.

Gıybetin ne kadar yüksek bir tahrip gücüne sahip olduğunun farkında değil miyiz? Örtülü yıkım ve kıyım diyebileceğimiz bu hastalıklı ruh hali, kardeşlik bağımızı çözüyor, vahdet ruhunu çökertiyor, cemaatin diriliğini çürütüyor.

Gıybet, serbest dolaşım hakkına sahip olduğundan her zaman her yere nüfus edebiliyor. Bir ima, bir söz yeter fitili ateşlemeye…İş yerlerimizde, evlerimizde, kahvehanelerde hatta ezan öncesi cami önlerinde bile dedikodu aralıksız devam etmiyor mu? Böylece yaygınlaşan bu pis ve habis söylemler sıradanlaşıyor ve toplumsallaşıyor.

Cinayeti izlerken gücü yettiği halde karşı koymayan da katil sayılacağı gibi dedikodu yapıldığında müdahale etmeyen de o günahın ortağı olmaz mı? Nitekim gıybeti tasdik etmek ve tavır almamak da bir nevi gıybettir. Küçük ihmaller, büyük felaketlere neden olabilir.

Peki, bu durum karşısında bizlere düşen sorumluluk nedir?  Bu süreçte akıntıya kapılıp giden değil, akıntıya karşı duruşunu bozmadan mücadelesini sürdürebilen kişi olmalıyız. Yalnız kalsak, yadırgansak ve yıpratılsak bile… Bir çiçekle baharın gelmeyeceği kesin, lakin her bir çiçek baharın müjdecisi değil midir? Hakkı ve hakikati tavsiye edip ortaya çıkan sonuçlara sabretmeliyiz. Manevi kokuşmuşluğa, karanlığa, karartılmışlığa çare bu duruştur.

Bir bulaşıcı salgın olan gıybetin, ölmüş kardeşinin etini yemeye benzetilerek haram kılındığının bilincinde olup bundan sakınmayı alışkanlık haline getirmeliyiz.

Hafızadan hayata, yürekten yürürlüğe aktarmak zorunda olduğumuz ilahi kelamdaki şu ayet-i kerimeyi hatırlayalım:

“Ey iman edenler, zandan çok kaçının, çünkü zannın bir kısmı günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın). Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.) Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan tiksindiniz. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, çok esirgeyendir.”  (Hucurat Suresi, 12)

YORUMUNUZU YAZIN ...
Farklı olanı seçin:
# # # # # #