"Tarımsal Üretim Deseni İklime Göre Yeniden Kurgulanmalı"
Her ürün her yerde üretilemez ve mevcut ürünlerde aynı yerde ve aynı zamanda üretimi olamayabilir. İklim krizi bu gerçeği daha da sert hâle getirmiştir.
İklim krizi artık uzak bir geleceğe dair bir korku senaryosu olmaktan çıkmış; içinde yaşadığımız, her yıl etkilerini daha sert biçimde hissettiğimiz somut bir gerçekliğe dönüşmüştür. Artık bu bilgi bizim için aynel yakin dercesindedir. Tarlamızdan soframıza, oradan da ekonomimizin tam merkezine yerleşen bu realite, özellikle tarım sektörü için hayati bir sınav niteliğindedir.
Türkiye’nin 2025 yılında yaşadığı ağır iklim şokları, dikkatle okunması ve ders çıkarılması gereken bir tablo sunmuştur. Bu yıl tecrübe edilen felaketler, tarımın "üstü açık bir fabrika" olduğu gerçeğini en çıplak haliyle yüzümüze çarpmıştır. Ancak bu zorlu süreçte gıda tedarik zincirinin kırılmaması, tesadüflerin değil, kriz anında devreye giren bir "devlet aklının" ve planlamanın sonucudur.
Son 65 yılın en büyük don olayı, son 52 yılın en şiddetli kuraklığı, son yılların en geniş alanlara yayılan orman yangınları ve buna eşlik eden hayvan hastalıkları (şap vb.)… Bütün bu olumsuzluklara rağmen ülkede ciddi bir gıda krizi yaşanmamış, raflar boş kalmamış ve tedarik zinciri kopmamıştır. Bu durum, tesadüfle açıklanamayacak kadar önemlidir. Bu başarı; belirli bir planlamanın, kamu otoritesinin müdahale kapasitesinin ve geçmişten biriken devlet tecrübesinin sonucudur.
Ancak bu tablo, “rahatlayabiliriz” sonucunu değil, tam aksine “yeni normale göre daha güçlü bir sistem kurmalıyız” uyarısını içermektedir. Çünkü iklim krizi istisnai bir durum olmaktan çıkmış, tarımın kalıcı çalışma koşulu hâline gelmiştir.
İklim krizi, tarımı sadece zorlaştırmıyor; tarımın bildik kurallarını kökten değiştiriyor. Bugün artık tartışılması gereken mesele, “daha fazla nasıl üretiriz?” sorusu değil; “değişen iklime rağmen üretimi nasıl sürdürülebilir kılarız?” sorusudur. Malum olduğu üzere tarım, iklimle doğrudan temas hâlinde olan, üstü açık bir üretim faaliyetidir ve bu temas her geçen yıl daha sert, daha öngörülemez hâle gelmektedir. Gözlerimizi kapatıp eski tarım takvimlerine göre hareket ettiğimiz günler geride kaldı. Artık baharın gelişini bekleyen leylekler değil; Akdeniz’de oluşan tropikalleşmiş siklonlar, İç Anadolu’da mayıs, haziran ayında düşen dolu ve ekim sıcağında açmaya çalışan badem çiçekleri belirliyor tarımın ritmini. İklim krizi, “Her ürün her yerde üretilemez” ilkesini bir öngörüden çıkarıp, her yıl yaşanan acımasız bir gerçeğe dönüştürdü. Tarım artık takvimle değil, iklimin kendisiyle yapılmalı. Bu, bir seçenek değil, var olma zorunluluğudur.
Son beş-altı yıldır hepimiz şahit olduk: Kış geç geliyor, yaz geç bitiyor, yağmurlar mevsimini şaşırıyor. Bu sadece bir "tuhaf hava" değil, yeni iklim rejiminin kalıcı bir özelliği. Çiftçi, dedesinden kalma ekim tarihlerinde tarlaya çıktığında, toprak ya hâlâ sert kupkuru oluyor ya da meyvelerde beklenmedik bir sıcak dalgası filizleri yakıyor. İklim verileri artık yağış miktarları, ortalama sıcaklık artışları, donlu gün sayısındaki azalma, buharlaşma oranları, eskimiş takvim yapraklarının yerini almalı. Dinamik, gerçek zamanlı iklim bilgisi, her ekim, sulama ve hasat kararının merkezinde olmalı.
Her ürün her yerde üretilemez demiştik. Bu gerçek, geçmişte de biliniyordu; ancak iklim kriziyle birlikte artık bir tercih meselesi olmaktan çıkmış, zorunlu bir kabule dönüşmüştür. Aynı ürünün, aynı bölgede, aynı yöntemlerle üretimine devam etmek artık her yıl daha yüksek riskler taşımaktadır. Don, kuraklık, aşırı sıcak, düzensiz yağış ve ani hava olayları; tarımsal üretimde “alışkanlıkla devam etme” lüksünü ortadan kaldırmıştır.
Önümüzdeki on yıllarda, Türkiye’nin geleneksel iklim kuşakları belirsizleşebilir. Akdeniz kıyılarında muz, avokado, papaya gibi tropikal ürünler zaten birer deneme mahiyetinde yetişiyor. Yakın gelecekte, bu ürünler “deneme” statüsünden çıkıp, bölgenin yeni ekonomik ürünleri haline gelebilir. Buna karşılık, İç Anadolu’daki buğdayın verim bölgesi yükseklere kayabilir, Karadeniz’de çay tarımı yağış rejimindeki değişikliklerden etkilenebilir. Bu radikal değişim, öngörüyle yönetilmezse, büyük ekonomik kayıplar ve gıda arzında krizler doğurabilir.
Bu kaotik görünen tabloyu yönetmenin yolu, merkezi ve bilimsel bir Bölgesel Üretim Planlamasından geçiyor. Bu planlama, tavsiye niteliğinde bir rapor değil; devletin direkt müdahil olduğu tarım, su ve çevre politikalarını birleştiren, yönlendirici ve nihayetinde bağlayıcı bir çerçeve olmalıdır. Tavsiyeler ve teşvik gereken neticeyi veremeyebiliyor bazen.
Su Haritası Ürün Desenini üretimde başat rol oynamalıdır. Türkiye’nin su riski haritası, ürün deseninin ana belirleyicisi haline gelmiştir son destekleme modeliyle. Ancak devlet "bu bölgede bu ürünü ekmeyeceksin" diye direkt müdahale etmemiştir. Konya Ovası gibi yeraltı suyu kritik seviyelerde olan bir bölgede, şeker pancarı veya mısır gibi aşırı su tüketen ürünlerin üretimi, kademeli olarak ama kararlılıkla sonlandırılmalıdır. Bunun yerine, nohut, mercimek, arpa veya modern yağışa dayanıklı buğday çeşitleri gibi "kuraklığa uyumlu ürünler" teşvik edilmelidir. Söz konusu bölgede mısır, ayçiçeği ekimlerinden ekstra vergi alınıp kuraklığa dayalı ürünleri ekenlere daha fazla destek verilmelidir.
"Alışılmış Ürün" Yerine "Akıllı Ürün": Nesiller boyu aynı ürünü ekmek bir gurur kaynağıydı. Artık bu, bir risk kaynağı. Devlet destekleri ve teşvikler, köklü alışkanlıkları değil, iklimsel gerçekliğe uyumu ödüllendirmeli. Çiftçi, kuraklığa dayanıklı bir buğday tohumu ektiğinde veya suyu daha verimli kullanan bir yağlık ayçiçeği çeşidine geçtiğinde, daha yüksek destek ve garanti edilmiş alım sözü almalı.
Yasal Zorunluluk ve Dönüşüm Desteği El Ele: Bu kadar köklü bir değişim, sadece teşvikle olmayabilir. Kritik su havzalarında belirli ürünlerin ekiminin kısıtlanması gibi yasal düzenlemeler, geleceği kurtarmak için gerekli olabilir. Ancak bu kısıtlama, çiftçiyi mağdur etmeden, onu dönüşüme ikna eden kapsamlı bir destek paketiyle (gelir kaybı tazmini, alternatif ürün tohumu, teknik danışmanlık, pazarlama ağı) birlikte gelmeli.
Pratik Adımlar: Deneme, Teknoloji ve Eğitim
• İklim Odaklı Deneme İstasyonları: Tarım Bakanlığına bağlı enstitüler, gelecek 20 yılın iklim projeksiyonlarına göre, farklı bölgelerde yeni ürün ve çeşit denemelerini hızlandırmalı. Bu çalışmalar araştırma enstitülerinde yapılıyor elbette. Ancak bu, daha fazla üründe ve değişik zaman aralıklarında sıklaştırılarak yapılmalı. "Bu bölgede 2050'de kurak bir mevsimde ne yetişir?" sorusunun cevabı bugünden tarlada aranmalı.
• Dijital Tarım Kılavuzları: Çiftçinin cep telefonuna, bulunduğu bölgeye özel, gerçek zamanlı iklim verileri, ekim zamanı uyarıları, uygun ürün önerileri ve sulama tavsiyeleri gönderen dijital platformlar yaygınlaştırılmalı.
• Üretici Kooperatiflerinin Güçlendirilmesi: Tek başına çiftçiyi bu dönüşüme ikna etmek zor. Kooperatifler aracılığıyla toplu geçişler, tohum temini, bilgi paylaşımı ve pazarlama kolaylaştırılmalı.
Tarımda iklime uyum, lüks değil, zorunluluktur. İklim krizi, üretim coğrafyamızı yeniden yazıyor. Biz de, bu yeni haritayı önce anlamalı, sonra da üretim desenimizi onun dilinden okuyacak şekilde radikal bir biçimde yeniden kurgulamalıyız. Geleceğin başarılı çiftçisi, en çok ürünü değil, iklimle en uyumlu ürünü yetiştirendir. Geleceğin akıllı tarım politikası ise, alışkanlıkları değil, veriyi ve bilimi rehber edinendir. Bu dönüşüm, tarımımızı bir kriz yönetimi alanı olmaktan çıkarıp, iklim dirençli bir gıda güvencesi sistemine dönüştürecek tek yoldur.