RECEP TOMBAŞ receptombas@hotmail.com

VİRÜSÜ YENERİZ YENMESİNE DE

14 March 2020 Saturday 06:00

Uzak diyarlardan satıh tanımayan ve hakimiyetini hissettirmeye niyetli virüs düşmüştü topraklarımıza…

Kurtuluş için tabiplerin izahına itibarın mühim olduğu lakin ‘Kesin Çözüm’ adında dua reçetelerinin kıtalar dolaştığı,

Marketlerin alış-veriş arabasından filoların oluşturulduğu, eldeki paranın kolonyaya, makarnaya, mercimeğe bozdurmanın daha karlı olduğu,

Tedbir yerine korkunun hakimiyetini hissettirdiği bir zamandan sizleri biraz geçmişe götürmek istiyorum.

Kapatın gözlerinizi ve dinleyiniz…

 Arzın, denize mesafesinin öneminim olmadığı, toprağın önemini baharın gelişinde kendini hissettirdiği; insanların zamanı kovalamasını değil, zamanın insanlaştığı bir yer...

Hani, ‘Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür.’ denilen, ebedi istirahatgahın tapusunun elde tutulduğu bir mekandır…

Ufukta denizin ve gökyüzünün çizgisini kendiniz belirleyeceğiniz, hayalinizi resmedebileceğiniz; çoğunlukla fındık, birazda mısır kokan bir yer...

Harplerin ve yoklukların bölemediği mekânı ve gönülleri, neslinin sevdasına düştüğü muhtarlık seçimi denilen ne menem bir şey olduğu bilinmeyen mühür bazlı okumaların lime lime ettiği, tarihi yoklukla yoğrulmuş bir topraktır…

Her yerde olduğu gibi bir varmış bir yokmuşla başlayan güzel anıların, güzel insanların yaşayıp ve terki diyar eylediği güzel bir toprak,

Mezar taşlarının başında tarihin ıstırabından en nazik edebiyatın devşirilebileceği bir yerdir…

Ordu Vilayetinin Çilader Kazasının sahile uzak kabul eden için uzak, ata yurdunu özleyen için yakın denilebilecek bir mahallesidir.

Gecenin simsiyah karanlığı horozun türküsüyle insanlığı kıyama kaldıran, gaz lambaların aydınlattığı alana seccadelerin serildiği ve sabahı kuşların cama dokunuşlarıyla selamlandığı,

Meşguliyetin meczup olup yayla yayla dolaştığı, menzile varmak için besmelenin adım adım tesbihe dizildiği,

Marazından dolayı dermanı olmayanların kelamına hacet olmadan bahçelerinin hasat edildiği, haftalık ihtiyaç tedarikine yürüme gidilen yerde bile komşunun ihtiyacının sırtlarda taşındığı, şikâyeti bilmeyenlerin sadece duaya talip insanların olduğu,

Yokluğun paylaşmayı bölemediği, betonun betonlaştıramadığı yüreklere sahip, girişinde yukarıdan sizi selamlayan ve içinde Tahiyyat’ül Mescid namazını kılmadan sizi bırakmayacak hayat dolu camisi olan bir mahalle.

İletişim için baz istasyonlarına gereğin olmadığı, Kur’an okuyan gençlerin dereleri selama durduran yumuşak çağrılarıyla konumun belirlendiği, sese itibarla konum verildiği ve böylece aşın bahçeye indiği yerdir.

Zamanın namazdan önce ve namazdan sonra olarak belirlendiği ve nesillere de böyle belleten büyük insanların olduğu,

Mazot kokusu yerine toprak kokan insanların, motor sesi yerine öküz arabalarının gıcırtılarına koşan çocukların maraton yaparcasına yarıştıkları;

Kredi kartallarını tanımayan insanların yaşadığı, borçların bir ay ertelemeli verildiği ve ödenmediği takdirde söze itibarla ‘Eline geçince ver.’ denildiği yerdir.

Çocukların ‘Pamuk’ diye sevildiği, aşkların vitrin köşelerinde kapitalizme meze yapılmadığı;

Namazların samimiyetle yoğrulduğu, mezhepsel tartışmaların muhabbet sofrasına karışmadığı, odunla harlanan sobanın başında kalplerin ısındırıldığı, gençlerin sofralara hizmeti önemsendiği ve misafirin kapıda karşılanıp kapıya kadar uğurlandığı bir yerdir.

Esaslı derviş yaşarmış orada. Zamanı fıkra tadında yaşayan gönlü büyük ve şükrü kavi, sadrı geniş ve muhabbeti beliğ dedemiz.

Kasketinin altındaki acıyı kendinin taşıdığı, dünyanın yükünü öküzün boyunduruğuna, terekesine de emeğini yüklemiş koca yürekli insan.

Oturgaçlı götürgeçle belki iştigali olmamış, şimendiferi hiç görmemiş, tayyarede cam kenarı tartışmasına hiç girememiş ve selamla kapıların açıldığı zamanda yaşamış büyük bir şahsiyet.

Kelimeleri ziyan etmeyi zül sayan, yerinde ve zamanında az ve sanatlı sözün merama kâfi geleceğini bilen; yemek yemeyi, nefes almayı ve su içmeyi bırakan atını, ahırın küçücük kapısından çıkaramayan, derdini ihtiyar heyetine dillendiren ve cevabı alınca da usulca eve gelip öyle de yapan nazik bir insan,

Dünya malına hiç tamahı olmamış, bunu da ameliyle izah etmiş her zaman…

Gecenin kızgınlığına sesini çıkarmadan yatmış bir gece. Rüzgârın üflemesini dualarla cevaplamaya çalışmış sabaha kadar. Gün ağarmış ve güneş mahalleyi selamladığı bir zamanda küçücük pencereden hayvanların samanına ilişmiş usulca gözleri. ‘Hırsızlığın bu kadarı da olamaz.’ demiş bir an. ‘Ha çalacaksınız madem neden samanlığı da alıyorsunuz?’ diye mırıldanmış dudakları. Besmeleyi çekmiş ve koşmuş emeğinin yanına. Yalnız ne saman var ortada ne de samanlık. Rüzgâr yıkmış koca emeği yan tarafına. ‘Elhamdülillah!’ demiş birden, şakir olduğunu kanıtlarcasına…

Yine de seslenmiş yukarıdan komşusuna muhabbet olsun deyu,

- Gadiir, Gadiir…

- Buyur emmi, ne oldu?

- Bizim samanlık yok, gitmiş. Sizin ordan geçti mi de ba?

- Geçmedi emmi, geçmedi,

diye cevap vermiş avazı çıktığı kadar bağırarak hukukuna riayet ettiği komşusu. Böylece miras bırakmış nesillerine fıkra tadındaki öğüdünü.

 Malı kim verirse o alırmış zaten. Şükretmek düşermiş insana zira.

Mahallenin camiye, yolun yoldaşını içeriye davet edecek kadar yakın bir mesafeye inşa etmiş fakirhanesini. Her gelen yemeğini yemeli, en azından bir tas suyunu içmeliymiş. Mektep okunup ta kazanılmayan adamlığı sofrasında misafiriyle paylaşan bereketli insan, mihmanın terekesindeki duasına talipmiş zira. Gayri başka da bir arzusu yokmuş.

Bir gün sofrayı kurdurmuş hayat yoldaşına ve beklemeye koyulmuş misafirini. Kim düşecek nasibine bilmez ama her defasında yol bırakırmış bir yolcuyu yanına. ‘Buyur hacı dayı, arkadaş, evlat… yemek hazır, beraber yiyelim. Bir isteğim yoktur sizden bereketten gayrı’ dermiş.

Beraber namaz, ardından çay, muhabbet…

Sonra yol yolcuya, bereket mihmandara kalırmış. Misafire ihtimamı böyle belletmiş nesline. Yolcu da her yola çıkıldığında bilirmiş ki, muhabbet hazırdır bu hanede…

Şimdi daha iyi anlıyorum zaman geçse de her Cuma, cenaze ve bayramlarda, bükülen beline rağmen o hanenin sakinlerinin sofra telaşını. Atadan gelen mirasa sahip çıkmakmış meramları. Çıkmışlar da…

Açın gözlerinizi ve biraz nefes alınız...

Anadolu'nun toprakları ne badireler atlattı. Her zorluk kolaylık ekti topraklarımıza. Muhabbetle yüreğimiz dokundu birbirine. Azim ve vefa büyüttü bizi. Yokluk yoğurdu mayamızı. Gene de vazgeçmedik birbirimizden.

Birbirimize en çok ihtiyacımızın olduğu şu zamanda yapmamız gereken Sabr ve İ'sar'ken. Soralım kendimize…

Bu gidiş nereye?...

YORUMUNUZU YAZIN ...

Bekir Cetin
Hocam yazini okudugumda bir an kendimi oralarda zannettim. Cok Samimi ve sakin, telasdan ve stressden uzak diyarlar. Lakin öyle yerler kaldi mi? Kaldi ise, bize göre mi? Neden bize göre mi diye sordum? Mücadeleyi kargasanin icinde vermek lazim derim. Cölde tek basina alim olmak kolaydir. Cünkü seni ceken birsey yok denecek Kadar azdir. Parisin, Londranin veya Viyananin merkezinde alim olalim. Kargasanin, günahin, entrikanin, dövüs ve kavganin icinde mücadelemizi verelimki dinc kalalim. Diger bir pencereden bakacak olursak, birilerinin kendilerini bizleri biz yapan degerler ugruna feda etmeleri gerekiyor. Cünkü ümmetin derdini ne yazikki Anadolunun sakin bir köyünden veya kasabasindan cözmek mümkün degil. Korona virüsüne gelince: Ne Kadar güclü olursak olalim, teknolojimiz nekadar üst seviyede olursa olsun. Demekki her daim bir üst güc varmis. O Kadar güclü ki, gözlerimizle göremedigimiz ve cansiz nesnede bir kac saatten fazla yasayamayan seyler bizleri evelrimize kapatti. Bizlere tavsiye ettigin gibi sabretmek ve sükretmek düser. "Allahim senden gelen herseye raziyiz, bizleri sabredenlerden eyle" Amin
Hüseyin Çubuk
Ellerine ve yüreklerine sağlık.Bu yazıda Şakir gili anlatmışsın. Teşekkür ederim