Bugün, Nasrettin Hoca’nın gölü mayalarken “ya tutarsa” mottuyla hareket eden bir takım şahıslar görüyoruz. Bu malum şahısları dehşete düşüren de hani Epstein alçağının yaptığı rezillikler gibi şeyler olsa biz de destek versek. Ne yazık ki karşı oldukları imanlı, ahlaklı ve edepli bir nesil yetiştirmeye dönük yapılan iyileştirmelerdir.
Malumunuz Milli Eğitim Bakanı Sayın Yusuf Tekin’in “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında hazırlanan düzenleme doğrultusunda “milli ve manevi değerlerin güçlendirilmesi” hedefine matufen okul öncesinden liseye kadar tüm eğitim kademelerini kapsayacak şekilde düzenlenerek 81 ile gönderdiği “Ramazan Ayı Etkinlikleri” yazısı çok büyük bir ses getirdi. Gelen seslerden memnunluk ifadesi zirve yaparken memnuniyetsizliğini dile getirenler de yok değildi. Müslümanlar memnundu sadece. Memnuniyet bu coğrafyanın asli unsurundan geliyordu. Bu asli unsur neden memnun olması ki…Kendi vatanında paryaydı bir asırdan beri. İlk defa efendisi olmuştu vatanının. Ve genetiğine uygun bir hükümeti vardı ve alınan kararlar da tam istediği gibi alınıyordu.
Bakmayın memnuniyetsizlere.
Bu memnuniyetsizlerin geneli azınlık bir azınlık olup bu milletin imani kök değerlerine sahip oluşundan rahatsızlık duyanları olduğu gibi bunlara kanıp da sapla samanı karıştıracak kadar gününü gün eden az da olsa düşüncesizler de yok değildi.
Sonuçta bu memnuniyetsizler ahlaksızlığın hiçbir açılımına karşı çıkmazlar. Buna yıllarca şahidiz şu güzelim topraklarımızda.
Bu memnuniyetsizler;
"Ben olsam Türkiye'ye Ramazan'da saldırırdım" deyip iftar saati Türk güvenlik güçlerinin "mayışmış, aç, susuz ve yorgun" olduğunu iddia ettiği yazısında "Terörist olsam eylemimi iftara yakın koyarım" ifadelerini kullanarak teröristlere akıl verenlerin;
Bir zamanlar camiye giden çocukların çektikleri video görüntülerini haber saatlerinde korkunç müzikler eşliğinde verip sakıncalı işler yapılıyormuş izlenimlerle milletin inancına hakaret edenlerin yetiştirmesidir.
Aslında bu tür insanlar eski Türkiye’nin vesayetli günlerinden kalma o özlemini duydukları davranışların bir netice verme beklentisi içindekilerden fasit bir kıyasla zamanı tam okuyamadıkları için şaşkın birer ördek olmanın ötesine geçemeyenlerdir.
İsterseniz eski Türkiye’yi doğuran eski Dünyaya bir göz atalım.
Dünya 2000’li yıllara ulaştığında batı bununun kutlamasını 2001’de yaparak “milenyum” adını koydu. Yeni bir bin yıla girişti ve bu da batının güç gösterisine sahne olacak bir başlangıçtı. Giyinmedeki renkler bile yerini almıştı. Siyah, gri ve kırmızı renkler birden yayılmıştı her tarafa. Hristiyan renkleriydi bu renkler. Kilisenin simgesiydi. Batı bu başlangıcı, Hristiyanlığın dünyaya hükmedeceği bir başlangıç olarak görüyordu. O yıllarda dünyanın her yerinde zulme maruz kalanlar Müslümanlardı. Batı adeta güç sarhoşluğu içindeydi ve ağzından savrulan salyalarla sağa sola acımasızca saldırıyordu. Sonrasında ikiz kule faciası ve akabinde Müslümanları terör ilan edişleri… O gün Amerika Devlet Başkanı George W. Bush dünya üzerindeki en önemli Evangelistti ve Armageddon savaşından bahsediyordu. İyilerle kötülerin savaşıydı bu ve kötü olanlar kendileri dışındakilerden herkesti. Tevrat’taki Babil, günümüzdeki Bağdat şehri ve Kaldani diyarı da Irak’tı. Bu sebeple Müslüman diyarına göz dikilmişti ve onlara göre en kötü insanlar Müslümanlardı.
Batının sarhoş kafası bunu yapa dursun bizde de;
Prof. Mahmut Es’ad Coşan 2001 yılını “Tevhi Yılı” olarak ilan ediyordu. Batının aksine bu yeni başlangıcın Müslümanların dünyaya hakimiyetine sahne olacağını haykırıyordu. Sohbetlerinin konusu da buydu, dergi ve gazetelerde yazdığı makalelerin de, radyo ve tv konuşmalarının konusu da… Tevhid yılı ilan ettiği bu tarihten önce Türkiye olarak 28 Şubat sürecini yaşamış bir millettik. Batının milenyum hezeyanlarını bizde o dönemin batı kuklası komutanlar, bin yıl sürecek dedikleri zulümleriyle çoktan başlatmışlardı. İşte böyle karanlık bir ortamda yaktığı “Tevhid Yılı” meşalesi birçoklarına hikaye gibi gelse de bugün gelinen noktada Türkiye’de katettiğimiz mesafe ile tevhidin nasıl kök saldığının örneklerini gösterdik. Gerçekleştirdiğimiz terakki sadece Türkiye’deki Müslümanlarda değil, dünyanın dört bir yanında bulunan tüm Müslümanlarda tevhidi bir şuurun yeşermesine neden oldu.
O gün Prof. Mahmut Es’ad Coşan iktidarı şöyle sesleniyordu:
“Devlet, müslüman milleti düşman görmemeli, onun inancına, ibadetine, çarşafına, tesettürüne, ticaretine, zikrine, tesbihine, sakalına, sarığına, misvağına, şalvarına, örfüne, âdetine, zevkine, tercihine, tarikatine, tekkesine, tasavvufuna, derneğine, vakfına, kursuna, mektebine saldıranlara fırsat vermemeli; göz açtırmamalı, toplumsal barışı bozdurmamalı, ‘devrim’ diye ‘devirim’ ve ‘kıyım’ yapmamalı, laiklik adına din ve vicdan hürriyetini yok etmemeli, ilericilik adına bölücülük ve barbarlık, gaddarlık ve hunharlık edenlerin artık farkına varmalı, gözünü açıp, milli menfaatlerini iyi korumalı ve kollamalıdır.”
Tevhid yılı bilincini bu sözleriyle perçinleştirmişti. Artık “Türkiye eski Türkiye olmayacak” diyordu. Batılın çözüleceğin çözmüştü.
Osmanlı’dan sonra bu coğrafyada millet sistematik olarak dininden uzaklaştırılmaya çalışıldı. Bu millet kendisine her gelişinde darbelerle yerle bir ediliyordu. Fakat anlamadıkları bu milletinin dininin bir sahibi olduğuydu. Bir milletin inancıyla uğraşılmayacağını her plartformda anlatıyordu Es’ad Coşan;
“İnanca metazori baskı fayda vermez, geri teper. Allah da (celle celâlüh) evliyâsına eza verenlere harp açar; mü’minleri korur, mazlumlara yardımcı olur; zalimi er geç bir gün tepeler, pişman ve perişan eder. İnanca baskı, saldırı ve tecavüz; medenî milletlerde suçtur; anayasayı ve kanunları ihlaldir, cezayı gerektirir. Hiçbir kimsenin böyle bir suça kalkışması mazur olmaz; hiçbir mazeret, böyle bir ‘çağ dışı’lığı meşru kılmaz. Herkes ayağını denk almalı, hizaya gelmeli, haddini bilmeli, edebini takınmalı; Hakk’ın ve halkın hışmından, gazabından, azabından, ikabından, cezasından çekinmeli ve sakınmalıdır.
Çünkü sular tersine akmaz, güneş balçıkla sıvanmaz, köpeğin hırlaması kervanı yoldan döndürmez, kurbağanın vakvakası suyun kıymetini düşürmez.” diyerek bir yerde de günümüz hainlerine de göz dağı veriyordu.
Bu coğrafyada hak ve batıl adına bir mücadelenin olduğu bir gerçektir. Haktan yana bir ilerlemenin olduğu Türkiye’mizde Batılın hala bin bir çeşit hilesini görmekteyiz.
Ramazan Ayı Etkinliği Genelgesi, içimizdeki batı tasmalıların dinimize saldırıda sadece bir bahanesi. Bu tasmalı yaratıkların tek derdi, Müslümanlar arasında tevhidin gerçekleşmemesidir. Müslümanların kendi yurdunda söz sahibi olmamasıdır.
Ne yaparlarsa nafile.
Bugün batının keşmekeşliği ortada. Ne kendileri ne de içimize saldıkları tasmalı hainleri artık iş yapamaz haldeler.
Laiklik elden gidiyor hezeyanlarıyla “Ramazan Ayı Etkinliği Genelgesi”ne karşı çıkan birkaç dinazor şunu iyi bilsin. Türkiye, Abdülhamid döneminin çöküşe geçen bir ülkesi değil. Aksine yükselişe geçen bir dönemi yaşıyor. Osmanlı’nın çöküş döneminde yaptığınız entrikaların bu yükseliş dönemimizde işe yaramayacağını biz çok iyi biliyoruz. Son çeyrek asırda biz bunu tüm dünyaya gösterdik. Bugün uluslararası arenada hem sahada hem de masada sözü dinlenilen bir ülke konumundayız. Küllerimizden yeninde diriliyoruz. Bu dirilişimizin önüne kimse geçemez. Osmanlı ruhumuz yeniden doğuyor.
Biz gençliğimizi elbette kendi inancımız, örf ve adetlerimizle yetiştireceğiz. Bu en büyük ve doğal hakkımız.
Biz, sizin yönetemediğiniz dünyayı tekrar yönetmeye talibiz ve de bu yönetimi gerçekleştireceğiz.
Son sözümüz Mahmetu Es’ad Coşan rahmetullah aleyhin kaleminden olsun:
“İslâm bir “bütün”, onun bazı yönlerini alıp, bazı yönlerini ihmal etmek olmaz; şeriatın ahkâmı da bir “bütün”, bazısını uygulayıp bazısını rafa kaldırmak, yasakları çiğneyip emirleri tutmamak çok günah, çok büyük vebal, çok çirkin, çok vahim bir durum! Onun için İslâm’ı tam yaşamaya, şeriatın emirlerini tam uygulamaya çalışmalıyız. Din hürriyeti tam olmalı; laik bir ülkede de müslüman bir ülkede de dine, dindara baskı zulümdür, diktatörlüktür, çağ dışılıktır, uygarlıksızlıktır, barbarlıktır, cahilliktir, insafsızlıktır, vicdansızlıktır; çok ayıptır, çok günahtır, çok gafilce bir tutumdur.
Mustafa SALİM
22 Şubat 2026 Ankara.