MUSTAFA SALİM salimhoca@hotmail.com

MÜFREDATIMIZDAKİ HAÇLI OYUNU

17 Mayıs 2026 Pazar 19:05

Sosyal medyada "MEB 2026 müfredat değişikliği konu başlıkları" diye bir paylaşım yapıldı. Bu paylaşımda Türkistan, Adalar Denizi, Haçlı Saldırıları ve Sömürgeciliğin Başlangıcı diye dört konu başlığı dikkatimi çekti. Kavramlar bilindik de olsa paylaşıldığına göre incelik bunun neresindeydi. Neyin sinsiliğine neşter vurulmuştu? Dört konu bu şekilde ifade edilmişse bunlar hangi ifadelerin yerine ikame edilmişti? Öncesinde ne sorun vardı ki sorun bu şekilde çözüme kavuşuyordu? Belli ki Ali-Cengiz oyununa atılan Yusuf çelmesiydi. Yusuf da bu çelmeyi Veli adına milleti için atmıştı.

Bu başlıklar bana askerlikteki bir anımı hatırlattı.

Kısa dönem çavuşlarından bir askerim ve çarşı iznine çıkmadığım bir hafta sonundan bir Pazar günü. Zaman olarak da üşünülecek derecede serin havası olan güz aylarından bir gün. Sabah içtiması alınmış ve serbest bırakılmıştık. Ben de o serbest vaktimin boşluğunu değerlendirmek maksadıyla kışlanın komşu bölüğünden kısa dönem askerlerinden bir öğretmen arkadaşla daha önce sözleştiğimiz üzere bizim bölüğün askeriye dilinde gazino denilen çay ocağında buluşup sohbet etmeyi kararlaştırmıştık. Askerlikte sohbet deyip geçmemek gerek; ilaç gibi gelir insana... Gündüzün eğitimi, akşamın dersleri bir hayli yorar insanı. Öyle yorgun düşersin ki oturduğun yerde bir de bakıvermişsin uyuyuvermişsin. O yoğun ders ve eğitimler konuşmayı bile unutturur insana... Hele bir de öğretmensen, konuşmamak da ne demek... Her neyse...

Arkadaşım geldi, içeriye geçtik ve oturduk bir masaya. Kapalı bir mekân ve yaklaşık kırk kişiyiz. İçilen çaylar eşliğinde kimi sohbet ederken kimi de televizyon izliyordu. Askeri bir ortam, her türden insanın bir arada olduğu bir yerdi burası. Bu ortam, en bilgilisinden en cahiline, en ahlaklısından en ahlaksızına, en kültürlüsünden en kültürlüsüne; en zengininden en fakirine… Velhasıl kimi ararsan hepsini bir arada bulabileceğin nadir ortamlardan bir ortam.

Sohbetimizin en koyu anında bir ara tv'de izlenen filme takıldı gözüm, sahne müstehcendi; haliyle bundan hoşlananı olduğu gibi bizim gibi hoşlanmayanı da vardı. Bir öğretmen refleksiyle müdahale etmek zorunda kaldım ve tv'yi kapattım; çünkü ahlaki yapımıza uygun değildi. Yaptığım bu hamleyle birden buz kesildi ortam. Masama geçerken beni takip eden homurtularla buzlar çözülse de sonra bir uğultu ve akabinde tekrar açılan televizyon; film hala devam ediyordu. Ortam yavaştan gerilmeye başlamıştı artık. Filimden rahatsız olmayanların sayısı bir hayli fazlaydı. Rahatsız olanlar azınlıktaydı. Üstelik oradaki üst tertip dediğimiz terhisleri yaklaşmışların yekunu filmi hem de en önde izliyordu. Terhisi yaklaşanlara kimse ilişmez askeriyede. Yani karşı çıkılmayan, dedikleri dedik mahpus ağası gibi kimselerdir onlar. Bir keresinde alt tertipten birini fena dövmüşlerdi de zar zor kurtarmıştım ellerinden. Biz kısa dönemler tertip dışı olduğumuz için karşı çıkanımız pek olmazdı. Yaşımız geçkin olduğu için de lafımız para eder ucuza gitmezdi. Böyle gergin bir ortamda hem de üst tertiplerin ne yapacağı belli olmayan o anda yerimden kalkmış ve televizyonu düğmesinden değil de fişini çekerek kapatmıştım. Hem kapatmam hem de kapatma biçimim fena halde sinirlendirdiği üst tertiplerin hepsini üstüme çekmişti. Hatta içlerinden birisi o kadar sinirlenmiş olacak ki yan taraftan kasadan çıkardığı boş bir gazoz şişesini kırarak üzerime bile gelmişti. O gençlerin uğruna neleri göze aldıkları davalarını görebiliyor musunuz? Bu gençleri nefsinin esiri, şehvet müptelası haline kim, nasıl getirdi de cephede düşmana saldırır gibi karşı çıkıyorlardı bana...

Demiştim ki kendilerine, düşmanımız bu vaziyetinizi görse “Türklere karşı top tüfek kullanmaya gerek yok, cepheye iki dansöz götürsek orduları buğday sapı gibi yerle yeksan olur” derler. Böylece bin yıl dünyaya hükmetmiş bir milletin acınacak pürmelal halinin resmini çekiyordum. Fransa’ya bir asır dans yapmasını yasaklatan ecdadın torunu bir dansözün eteklerinde ölümü göze alabiliyordu. Ne acınacak bir durumdu bu.

Bir komutanımızla dertleşirken demişti ki silahaltına aldığımız şu erler toplumun bir özetidir. Milletimizin şu anki durumunu buradan çok net ve doğru okuyabiliyoruz. O komutan üzülerek “perişan bir halimiz var” demişti otuz iki yıl önce...Ve takılmıştı bana; sizin eseriniz diye...

Eğitimcimyim lakin tek başıma ancak bir iki kişinin kolundan tutabilirdim. Mesele eğitim sistemiyle ilgiliydi. Ve o gün o sistem neslimizi o hale getirmişti. Birileri Osmanlıyı yıkmış ve bir daha kendine gelmesin diye de çarpık bir eğitimden geçirmişti. İşte toplumun özeti olan askerin hali bunun bir sonucuydu. 

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli hamlesiyle eğitimde milli ve manevi değerleri önceleyen yeni bir eğitim sistemine geçmemizin asıl nedeni şu toplumun özetini daha kaliteli hale getirmek içindir. Küllerimizden yeniden doğuşumuz çarpık eğitimin önüne geçmektir. Deli gömleği gibi bize zoraki giydirilen o ecnebi elbisesinden derhal kurtulmamız gerekiyor. Millet olarak bu yeni eğitim sistemine sahip çıkmamız gerekiyor.

Vesayete dayalı dönemin eğitim sistemiyle yetiştirilen gençlerimiz cephede bir dansözün eteğine takılacak kadar nefsine düşkün, şehvetin zebunu ve sülfi bir duruma düşürülmüşken, bunları kıtalar arası yol alan Yıldırımhan üretecek seviyeye getirecek bir eğitimle yetiştirmek toplumun özetini elbette kaliteli hale getirecektir.

Toplumun kalitesinin ölçüsü eğitimindeki kalitesidir. Kalite tarihine, diline ve dinine bağlılıkla kendisini gösterir. Örf, adat ve gelenlerimizin temelini de bunlar oluşturur. Bir millet bunlarla ayakta durur. Milleti ayakta tutan değerlerin hiçe sayıldığı yerde akademik başarılar meyvesini veremez. Çünkü tavuklar yumurtasını yemlendiği yere bırakır.

Vesayet döneminde bu millete indirilen ilk darbeler tarihine, diline ve dinlerine yapıldı. Millet köklerinden koparıldı. Millet icat edilen yeni köklere yönlendirildi. Soyadı kanunu bu manada birçok ipucu verir.

Türkistan, Adalar Denizi, Haçlı Saldırıları ve Sömürgeciliğin Başlangıcı diye karşımıza çıkan dört konu başlığının altında çok büyük manalar yatmaktadır. Milletin fabrika ayarlarının ilk dokunuşu olacaktır.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni müfredatından rahatsız olanlar bu millete kastı olan vesayetçi zihniyetin ta kendileridir. Tarihimizde müslüman kanını vahşice akıtan batının canavarlaşmış ruhunu “haçlı seferleri” başlığıyla kaleme alınış sinsiliğini “haçlı baskınları” ifadesiyle  bozarak gerçeği yansıtacak biçimde ele alınışı yeni müfredatın temel taşlarındandır. Bilinçaltına batıyı şirin gösteren kılçıklar böylece bu milletin zihin dünyasından bir bir çıkarılmış oluyordu.

Adalar Denizi’ne Ege Denizi demekle de ata yadigarı sınırların unutulması hedeflenmişti.

Türkmenistan, Türk yurdu mefkuresini diri tutmanın adı iken buna Orta Asya denmesi bir milleti parçalara bölerek birbirinden koparılması hamlesiydi.

Sömergeciliğin başlatıcıları batı emperyalizmi, özellikle Afrika’da , talan ederek gerçekleştirdikleri zulümlerini genç dimağlarımıza bilimsel sonuçları olan “coğrafi keşifler” adı altında sunarak yıllarca algı peşinde koştular.

Osmanlı’dan sonra padişahların tarih kitaplarında kötülenerek anlatılması, bu coğrafyada bir zamanlar başka bir devlet yaşıyordu cümleleriyle ecdadımızın düşman gibi gösterilmesi ve daha nice skandal bilgilerle geçmişimizin karalanarak unutturulmaya çalışılması hep vesayet döneminin yanlış işlenen eğitim politikasının bir gereği idi.

Bize bir asırdır Kristof Kolomb (Kristofer Kolombus) eşkıyası bir kaşif olarak gösterildi. Dünyanın en munis milleti olan Kızılderililer bir canavar gibi anlatıldı.

Ortadoğu isimlendirmesiyle de İslam alemi parçalara ayrılıp birbirinden koparılıyordu. Sonra da Filistin üzerinden İslam dini terör dini olarak lanse ediliyordu.

Hedefi ilayı kelimetullah olan bir milletten verilen eğitimle mankurtlaştırılmış beyinlere dur dendiği şu zamanda bir ve beraberliğimizden asla ödün vermeyelim. Olguların karalanıp algılarla oynanan medya gücünün bugün düşmanlarımızın elinde olduğunu unutmayalım.

Güçlü bir Türkiye ancak kendisine uygun bir eğitimin sonucuyla gerçekleşir. Bugün dünyada kendimizden söz ettiriyorsak bu son çeyrek asırda elde ettiğimiz bir gücün sayesindedir.

“Su uyur düşman uyumaz” prensibini daime diri tutmalıyız. Hele bu düşman bize benzeyen cinstense daha da tehlikelidir.

Tarihimizi ve dilimizi ne zaman ecnebilerin değil de kendi eserlerimizden okursak işte o gün selamete kavuşacağız.

O günlere yaklaşıyoruz.

Belki yarın, belki yarından da yakın…

Mustafa SALİM

17 Mayıs 2026, ANKARA.    

 

 

YORUMUNUZU YAZIN ...
Farklı olanı seçin:
# # # # # #
Özcan Öztürk
Yorumunuz onay bekliyor ...
Tahir
Yorumunuz onay bekliyor ...
Bilal Yardımcı
Yorumunuz onay bekliyor ...
Mesut Hoca
Yorumunuz onay bekliyor ...
Mehmet Duman
Yorumunuz onay bekliyor ...